Yoksulluk milyonların kaderine dönüştü.
Yolsuzluk iddialarının hesabı sorulamaz oldu.
Yasaklar ise meydanlardan ekranlara, üniversitelerden sosyal medyaya, gazetecilerden ev kadınlarına kadar hayatın her alanını kuşattı.
AKP iktidarının 25’inci yılı 3 Kasım 2027’de dolacak. Ancak çeyrek asra yaklaşan bu dönemin Türkiye’ye ne getirdiğini, bizden neleri götürdüğünü konuşmak için bir yıl daha beklemeye gerek yok.
Çünkü bilanço ortada!
BETON YÜKSELDİ,
DEVLET ÇÖKTÜ
Yollar yaptılar.
Köprüler, tüneller, havaalanları, şehir hastaneleri inşa ettiler.
Bunları inkar etmeye gerek yok.
“Yap, işlet, devret” politikası ile halkımızın gelecek 40-50 yılını ipotek altına soktular.
Bir koyanın yüz kazandığı sistemi yerleştirdiler. Üstelik beşli çetenin alacak garantisini İngiltere mahkemelerine emanet ettiler.
Köprü yaptılar, bedelini geçende ödedi, o köprüyü yalnızca televizyonda seyreden de…
Hastane yaptılar, gelecek kuşakları döviz üzerinden borçlandırdılar.
Havaalanı yaptılar, yolcu garantileri tutmayınca farkı milletin cebinden takır takır ödediler.
Bir avuç şirkete hazinenin kapılarını sonuna kadar açarken, vergi aflarını peşpeşe çıkarırken, emekliye, işçiye, çiftçiye, öğrenciye “kaynak yok” dediler.
Beton yükseldi ama kurumlar çöktü.
Liyakat çöktü.
Planlama çöktü.
Denetim çöktü.
Devlet, yurttaşın devleti olmaktan çıkarılıp partinin devletine dönüştürüldü.
EMEKLİ AÇ,
ÇALIŞAN BORÇLU
AKP iktidara geldiğinde pazardan eli dolu dönebilen emekli, bugün filesini dolduramıyor.
Asgari ücret, geçim ücreti olmaktan çıktı; milyonların ortak yoksulluk ücretine dönüştü.
İnsanlar maaşlarını aldıkları gün kiraya, faturaya ve kredi kartına yatırıyor. Ayın geri kalanını borçla geçirmeye çalışıyor.
TÜİK’in açıkladığı yıllık enflasyon bile Temmuz 2026’da yüzde 31,75. Tüketici güven endeksi ise 100 sınırının altında, 89,8 düzeyinde. Yani iktidarın anlattığı “başarı hikayesine” yurttaşın kendisi inanmıyor. Çünkü mutfağın hesabı, sarayın hesabına uymuyor.
Ülkeyi yıllarca yönettikten sonra hala yüksek enflasyonun sorumlusunu dış güçlerde, marketlerde, aracılarda ve fırsatçılarda arıyorlar.
Peki ülkeyi kim yönetiyor?
Faizi indirip dövizi patlatan kimdi?
Merkez Bankası başkanlarını değiştiren kimdi?
Ekonomi yönetimini bilimin ve aklın dışına çıkaran kimdi?
Bir iktidar çeyrek asra yaklaşmışsa artık mazeret üretemez.
Çünkü bu ülkenin yalnızca bugünü değil, borçlandırılmış yarınları da onların eseridir.
ADALETİN TERAZİSİ KIRILDI
Bu dönemin en ağır tahribatı hukukta yaşandı.
Yargıya güven azaldı.
Tutuklama, istisna olmaktan çıkıp cezalandırma aracına dönüştü.
İddianame hazırlanmadan insanlar aylarca, yıllarca cezaevinde tutuldu. Önce tutuklayıp sonra delil aramak neredeyse yöntem haline geldi.
İktidara yakınsanız başka, muhalifseniz başka hukuk uygulanıyor.
Aynı söz iktidar mensubu söylediğinde “siyaset”, muhalif söylediğinde “suç” sayılıyor.
Gazeteciler haberleri nedeniyle, öğrenciler pankartları nedeniyle, siyasetçiler konuşmaları nedeniyle hakim karşısına çıkarılıyor.
Uluslararası tablo da acı gerçeği doğruluyor. Türkiye, Dünya Adalet Projesi’nin 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde 143 ülke arasında 118’inci sırada bulunuyor. İktidarın yetkilerinin sınırlandırılması alanında ise 136’ncı sıraya kadar gerilemiş durumda.
Adaletin olmadığı yerde yatırım da huzur da toplumsal barış da olmaz.
Çünkü adalet yalnızca adliye binalarında değil, ekmekte, eğitimde, vergide ve fırsat eşitliğinde de gereklidir.
EĞİTİM TARİKATLARA,
GENÇLER YURT DIŞINA
Çocukların geleceği piyasaya, eğitim sistemi tarikat ve cemaatlerin etkisine bırakıldı.
Her gelen bakan sistemi değiştirdi.
Sınavlar değişti.
Müfredat değişti.
Okul türleri değişti.
Ama sonuç değişmedi.
Parası olanın iyi eğitim aldığı, yoksul çocuğunun ise kaderine terk edildiği bir düzen kuruldu.
Üniversitelerin kapısına liyakat yerine sadakatle seçilmiş yöneticiler atandı. Bilimsel özgürlük daraldı. Diplomalı gençler işsiz kaldı.
Bugün gençlere “Hayaliniz nedir?” diye sorulduğunda önemli bir bölümü “Yurt dışına gitmek” diyor.
Bir ülkenin gençleri geleceği başka ülkelerde arıyorsa bunun adı başarı değil, ağır bir yönetim iflasıdır.
CUMHURİYETTEN
TEK ADAM REJİMİNE
AKP iktidarının ilk yıllarında Avrupa Birliği, demokrasi, özgürlük ve reform sözcükleri dillerinden düşmüyordu.
Sonra güç arttıkça demokrasi azaldı.
Meclis etkisizleştirildi.
Bakanlar milletin seçtikleri değil, bir kişinin memuru haline getirildi.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen tek adam düzeninde denge ve denetim mekanizmaları ortadan kaldırıldı.
Kararnameler kanunların önüne geçti.
Devletin bütün yetkileri tek merkezde toplandı.
İktidar “milli irade” dedi ama kendisine oy vermeyen milyonları iradenin dışında gördü. Halkı ikiye böldü AK Partili, MHP’li ve karşıt görüşten düşmanlar diye gördü.
Seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atadı.
Muhalefetin kazandığı belediyeleri çalışamaz hale getirmek için her yolu denedi.
“Belediyeleri silkeleyin” talimatını bağıra bağıra verdi.
Sandığı yalnızca kendisi kazandığında kutsal saydı.
TOPLUMU BÖLDÜLER
Bu iktidarın en büyük siyasi sermayesi kutuplaştırma oldu.
İnanan-inanmayan…
Yerli-yabancı…
Milli-gayri milli.
Bizden olan-bizden olmayan…
Toplumu sürekli kamplara böldüler.
Seçim kazanabilmek için komşuyu komşuya, kardeşi kardeşe kuşkuyla baktırdılar.
Eleştireni hain, itiraz edeni terörist, hakkını arayanı bozguncu ilan ettiler.
Oysa devlet yurttaşlar arasında ayrım yapmaz.
İktidarlar geçicidir, devlet kalıcıdır.
AKP ise devleti kendi iktidarıyla özdeşleştirdi. Partiye yönelik her eleştiriyi devlete yönelik saldırı gibi göstermeye çalıştı.
YİRMİ BEŞ YILIN SONUNDA
Çeyrek asra yaklaşan iktidarın sonunda Türkiye’nin elinde ne kaldı?
Borçlu bir halk…
Eriyen bir orta sınıf…
Geçinemeyen emekli…
Toprağını terk eden çiftçi…
Umudunu yitiren gençler…
Bağımsızlığı tartışılan yargı…
Susturulmak istenen basın…
İçi boşaltılmış Meclis…
Tarikatlara açılan okullar…
Liyakatin yerini alan sadakat…
Ve bütün bunların üzerinde yükselen gösterişli bir saray düzeni…
AKP, Türkiye’nin yalnızca yıllarını almadı.
Kurumlarını, birikimini, ortak değerlerini ve geleceğe olan güvenini de aşındırdı.
Şimdi çıkıp “Biraz daha zaman verin” diyemezler.
Neredeyse 25 yıl az bir zaman değildir.
Bir çocuk doğdu, büyüdü, üniversiteyi bitirdi, işsiz kaldı ve yurt dışına gitmenin yollarını aramaya başladı.
Bu iktidarın gerçek hikayesi işte o gencin hikayesidir.
Çeyrek asrın sonunda sorulacak soru bellidir:
Bu ülke daha kaç yılını kaybedecek?
Türkiye’nin artık yeni vaatlere değil; adalete, demokrasiye, liyakate ve köklü bir değişime ihtiyacı var.
Çünkü mesele yalnızca bir iktidarın gitmesi değildir.
Mesele, Cumhuriyet’in yeniden ayağa kaldırılmasıdır.
