Karanlık Dönemlerde Sosyalistlerin Susturulması: Tarihten Bugüne Bir Bakış
Sosyalist hareketlerin tarihine baktığımızda, baskılar ve katliamların yalnızca sosyalistlere değil, bir bütün olarak halklara verilmiş bir mesaj olduğunu görmek zor değil. Türkiye'de 12 Eylül darbesiyle başlayan süreç, sosyalistlerin fiziksel olarak yok edilmesinden öte, ideolojilerinin toplumsal hafızadan silinmesine yönelik sistematik bir saldırıya dönüştü. Cezaevlerindeki işkenceler, tecritler, yargısız infazlar ve 1990’larda zirveye çıkan sokak baskıları, devrimci birikimi yalnızca fiziksel değil, kültürel ve ideolojik olarak da hedef aldı.
Toplumu Dizginleme Projesi: Baskının Sistematik Karakteri
Bu baskılar, bireysel eylemler değil; aksine faşizmin sistematik olarak kendini yeniden üretme yöntemleriydi. Popüler isimlerin suikastlarla, tutuklamalarla ya da itibarsızlaştırma kampanyalarıyla hedef alınması, yalnızca o bireyleri susturmakla kalmadı, toplumun geri kalanına da şu mesajı verdi: "Değişim isteyenlerin sonu budur."
Bu durum, yalnızca Türkiye’ye özgü değil. II. Dünya Savaşı sırasında Sovyetler Birliği’nde komünistlerin faşizme karşı verdiği mücadele, bir kuşağın neredeyse tamamen yok olmasına neden oldu. Toplamda yaklaşık 50 milyon insanın hayatını kaybettiği bu savaşta, yalnızca Sovyetler Birliği’nde 20 milyon insan öldü. Bu kayıpların neredeyse %80’i, savaşa en ön saflarda katılan komünist parti üyeleriydi. Komünistlerin bu fedakarlığı, Hitler faşizmini durdurmada kilit rol oynadı. Ancak bu büyük yok oluş, yalnızca insan kaybına değil, aynı zamanda sosyalizmin tarihsel ve ideolojik bir zemin kaybına yol açtı.
Bu yok oluş, hem tarihsel hem de ideolojik bir boşluk yarattı. Faşizmle savaşta milyonlarca insanını kaybeden bir ideolojinin, bu fedakarlığa rağmen kapitalist sistemin lehine çarpıtılması ve yozlaştırılması ne yazık ki sosyalizmin ortak kaderlerinden biri oldu.
Sosyalistlerin Sesi Neden Susturuldu?
Sosyalist hareketler, toplumun en derin sorunlarına dokunabilen, ezilenlerin sesi olma iddiasını taşıyan bir güçtür. Kapitalizm, doğası gereği yalnızca ekonomik bir sistem değildir; aynı zamanda bir ideoloji olarak da bireyciliği, rekabeti ve eşitsizliği meşrulaştırır. Sosyalizmin bu sistemle uzlaşmaz çelişkisi, onun yalnızca bir tehdit olarak algılanmasına değil, topyekûn yok edilmek istenmesine yol açmıştır.
Ancak burada bir özeleştiri de yapmak gerekir. Sosyalist hareketler, zaman zaman kendi içinde yeterince kapsayıcı olamamış, farklı sınıfsal veya kültürel kesimlere hitap etmede başarısız kalmıştır. 1990’ların ardından sosyalist düşünce, Türkiye’de hem Kürt hareketi hem de sendikal yapılarla bağlarını yeniden kurmaya çalışsa da, 12 Eylül sonrası devrimci kadroların yok edilmesinin yarattığı boşluk hiçbir zaman tam anlamıyla doldurulamamıştır.
Gezi Direnişi: Sosyalizmin Yeniden Parlaması mı?
2013’teki Gezi Direnişi, uzun bir sessizlik döneminden sonra sosyalist ideallerin yeniden toplumun geniş kesimlerinde yankı bulduğu bir dönüm noktasıydı. Ancak bu direniş de sert bir baskıyla karşılandı. Tutuklamalar, basın özgürlüğünün yok edilmesi, direniş liderlerinin itibarsızlaştırılması ve hukuki zulüm, devrimci potansiyelin yeniden bastırılmasını amaçladı.
Burada bir gerçek daha ortaya çıkıyor: Faşizm, sadece baskı ve zulümle değil, aynı zamanda devrimci mücadelelerin sürekliliğini kesintiye uğratarak başarılı olur. Bugün Türkiye'de sosyalist hareketin tarihsel birikimle bağının koparılmasının sonuçlarını yaşıyoruz. Bu bağın yeniden kurulması, yalnızca geçmişin hatırlanmasıyla değil, bugünün dinamiklerini kavrayarak yeni bir mücadele zemini yaratmakla mümkün olacaktır.
Geleceğe Bakış: Sosyalist Hareket Ne Yapmalı?
Sosyalist hareketin günümüzde karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri, kendi içindeki parçalanmışlık ve kapsayıcılık eksikliği. 12 Eylül sonrası kuşakların devrimci ideallerle bağ kurmasını engelleyen tarihsel kopuşun farkına varılmalı ve bu kopuşu gidermek için daha geniş bir dayanışma ağı inşa edilmelidir.
Bugün sosyalist hareket, yalnızca emek sömürüsüne değil, çevresel yıkıma, cinsiyet eşitsizliğine ve kimlik siyasetinin yarattığı kutuplaşmalara karşı da güçlü bir alternatif sunmalıdır. Faşizmle mücadele yalnızca geçmişi hatırlamakla değil, geleceği inşa etmekle mümkün olacaktır. Bu yüzden, tarihimizdeki tüm acılara rağmen, sosyalizm hâlâ toplumun vicdanı ve umududur.
Birol Keskin