Düşünsel ufku sınırsız bir lider : ATATÜRK
Atatürk’ün, 57 yıllık yaşamının yalnızca on beş yılına sığdırmış olduğu büyük eser, O’nun, ileriye dönük olağanüstü düşünme yeteneğinin somut göstergesidir. Söz konusu bu kısa sürede birkaç yüzyıllık toplumsal sıçrama gerçekleştirilmiştir.
Fransız Akademisi üyesi, yazar Georges Duhamel, bu tarihsel gerçekliği, 1956 yılında yazdığı bir makalede şöyle özetler: ‘Ne Cromwel, ne Robespierre, ne Lenin, ne de ondan sonra gelenler, çekip çevirdikleri ulusların bilim felsefesini, düşünme yöntemlerini, kısacası bütün bir alın yazısını değiştirme yükünü omuzlarına alamamışlardır.’ Doğru bir saptamadır; çünkü O’nun kalıtı (miras) geniş ölçekli ve çok yönlüdür.
Bir an için düşünelim, eğer O olmasaydı; Osmanlı’dan kalan ve emperyal güçlerin işgaline uğrayan son yurt parçası (Türkiye), zaman içerisinde tartışmasız onlardan birinin uydusu (sömürge) olur, Anadolu insanı da efendisine hizmet eden, aşağılanan, kimliksiz bir kul- köle olarak kalırdı! Mustafa Kemal Paşa, 1920’li yılların teslimiyetçi tükenmişlik ortamında yurtseverliği diriltmiş, Anadolu insanının kendisine olan saygısını ve özgüvenini onarmış, onları bir hedefe kilitleyerek önce bağımsızlığına kavuşturmuş, arkasından kimlik bunalımı içindeki egemenliği elinden alınmış ümmet toplumundan kimlikli bir ulus inşa ederek, bu ulusa “CUMHURİYET” gibi insan onuruna yaraşır siyasal bir rejim armağan etmiştir. O, yaşama geçirdiği toplumsal, kültürel ve iktisadi alandaki bir dizi sosyo-ekonomik reformun yanında; ulusuna doğrudan öğretmenlik yaparak, izlediği çağdaş eğitim dizgesi ile toplumun eğitim düzeyini yükseltmiş ve yurt insanlarını Avrupalı insanlarla aynı eğitim düzeyine çıkarmıştır.
Anılan nedenlerle Atatürk’ün sınırsız düşünsel ufkunun kodları, kendi yurdunun sınırlarını aşmış, ezilen kimi Asya ve Afrika ülkelerine de örneklik etmiştir. Örneğin, Hindistan Meclis Başkanı Sir Abdürrahim, 10 Kasım 1939 tarihli demecinde bu gerçeği şu sözlerle teslim eder: ‘ O, uğraşları ile yalnız Türkiye’ye değil, bütün Doğu dünyasına kurtuluş yolunu göstermiştir.’ İngiliz başbakanı David Lloyd George, Atatürk’ü yüzyılın dahisi olarak tanımlamış, İngiliz siyasetçi Winston Churchill de ‘Atatürk’ün ölümünün sadece ülkesi için bir kayıp olmaktan öte, Avrupa için en büyük kayıp’ olduğunu söyleyerek Büyük Atatürk’ün düşünsel ufkuna dikkat çekmiştir.
Atatürk, devrim sürecindeki içeriye dönük düşünce kısırlığını ise 1927 yılında verdiği Büyük Söylev’de; “Ulusal Savaşıma birlikte başlayan yolculardan bazıları, ulusal yaşamın bugünkü cumhuriyete ve cumhuriyet yasalarına kadar uzanan gelişmelerinde, kendi düşünce ve ruh yeteneklerinin kavrayış sınırı bittikçe bana karşı direnişe ve karşı çıkmaya başlamışlardır.” sözleri ile dile getirir.
Atatürk’ün büyüklüğü; savaşta cephelerde, gerçekleştirdiği devrimde ve barışta kezlerce kanıtlanmıştır. Bu benzersiz tarihsel gerçeklik nedeniyledir ki; geçtiğimiz 15 Eylül’de İstanbul’a gelen Japonya Atles Prensesi Akiko Mikasa, 16 Eylül’deki Anıtkabir ziyaretinde Atatürk’ün Mozelesi’ne çelenk bıraktıktan sonra, bir dakika boyunca eğilip, başını hiç kaldırmadan saygısını sunuyor, Cumhuriyetimizin on bir gün önceki 102. yıl kutlamaları sırasında Anıtkabir’i ziyaret ederek saygı, sevgi ve gönül borcunu sunan 1 milyon, 121 bin, 311 kişi de 87 yıl sonra O’nun, yattığı yerde de “Büyük” olduğunu gözler önüne seriyor! Kimi değer bilmez zavallı bindirilmiş kıtalar ise son birkaç yıldır Anıtkabir’deki anma törenlerinde, içi boş sloganlarla ve utanmadan Atatürk’ün anısına saygısızlık edip, alternatif bir “büyüklük” yaratma gülünçlüğü sergiliyorlar! Böylesi organize eylem seansları ile “büyük” olduğu sanısına kapılmak da kökleri derinde olan psikolojik bir durumdur! O halde yineleyelim; Anıtkabir’e ikinci bir “Atatürk” sığdırma çabaları, tam anlamıyla hafifliktir. Çünkü Anıtkabir’e ikinci bir “Atatürk” sığmaz, sığdırılamaz!
87’inci ölüm yıl dönümünde, başta taşıdığımız tüm değerleri borçlu olduğumuz, yüzlerce yıl ıskalanmış olan Türkiye Rönesans ve Reformu’nun öncüsü Atatürk ve O’nun yol arkadaşlarının unutulmaz anıları önünde saygı ile eğiliyor, onlara gönül borcumuzu sunuyoruz.
Doç. Dr. İhsan Tayhani